Bölüm 3
PYTHAGORAS VE ESKİ PYHTHAGORASÇILAR
Pythagoras(Pisagor) da kendinden öncekiler gibi geriye yazılı eserler bırakmamıştır bu yüzden Pythagoras hakkında bilgilerimiz kısıtlıdır. Pythagoras’ın öğretileri dilden dile geçerek elde edilen bilgiler doğrultusunda bir kefeye koyulmuştur. MÖ yaklaşık 570 yılında Ege Denizi’ndeki Samos Adası’nda doğmuştur. Genç yaşta çok çeşitli yerlerde eğitim almış, Mısır ve Mezopotamya gibi uygarlıklarda zaman geçirmiştir. Daha sonra Güney İtalya’da, Kroton kentinde kendi okulunu kurmuş ve “Pisagorcular” adını taşıyan bir düşünce topluluğu oluşturmuştur. Bu topluluk, sadece matematikle değil, aynı zamanda etik, doğa felsefesi, ruh göçü ve hatta gizli sembollerle de ilgilenmiştir. Pisagor’un kendisi ise hem bir bilim insanı hem de bir mistik olarak kabul edilir. Pisagor, aynı zamanda ruhun ölümsüz olduğuna ve bedenden bedene göç ettiğine (reenkarnasyon) inanıyordu. Bu yüzden yaşama ve diğer canlılara karşı son derece saygılı bir tutum geliştirmiş, çoğu zaman et yememiştir. Onun kurduğu okulda etik davranışlar, içsel temizlik ve doğayla uyum içinde yaşamak önemli birer ilkedir. Pisagor’un etkisi, kendisinden sonra gelen Pisagorcular tarafından da devam ettirilmiştir. Bu topluluk, hem bilimsel keşifler yapmış hem de bir tür dini-felsefi yaşam biçimi sürdürmüştür. Kadın üyeleri de kabul eden bu okul, dönemin düşünsel yapısı içinde oldukça ilerici bir yere sahiptir. Bugün Pisagor’un adı, çoğu zaman bir matematik formülüyle anılsa da o, aslında çok daha fazlasıdır. O, evrenin yapısını sayılarla anlamaya çalışan bir bilge, seslerin ardındaki düzeni keşfeden bir müziksever ve yaşamın derin anlamlarını sorgulayan bir filozoftur. Onun bakış açısı, bilim ile felsefe arasında kurulabilecek köprülerin ne kadar güçlü olabileceğini bizlere hâlâ göstermektedir.
“Her şey sayıdır.”
Ona göre evrenin temelinde rastlantı değil, matematiksel bir düzen (logos) vardır. Gökyüzündeki yıldızların hareketinden müzik notalarına, insan ruhunun işleyişinden doğadaki simetriye kadar her şey sayılarla açıklanabilir.
Pisagor’un sayılara bu kadar önem vermesi, aslında bir tür ontolojik duruştur. Gerçeklik, maddenin değil; sayısal ilişkilerin bir ürünüdür. Bu anlayış, hem Platon’un idealar kuramına zemin hazırlamış hem de Batı metafiziğinde matematiksel düşüncenin temelini atmıştır.
ESKİ PYHTHAGORASÇILAR
HİMERALI PETRON
Petron, Antik Yunan’da Sicilya adasında yer alan Himera kentinden olduğu düşünülen bir filozoftur. Ancak bu isim tarih boyunca farklı kişilerle de karıştırılmıştır. Himeralı Petron hakkında bilgilerimiz çok azdır ve genellikle dolaylı kaynaklardan gelir. Bazı antik kaynaklarda Petron’dan, özellikle doğa felsefesi ve ahlak felsefesi ile ilgilenen biri olarak bahsedilir. Ancak onun başlı başına bir okul kurduğu ya da sistematik bir felsefi eser bıraktığına dair kesin bir bilgi yoktur. Himera, MÖ 5. yüzyılda Sicilya’da önemli bir Yunan kolonisiydi. Bu bölge, Empedokles ve Gorgias gibi düşünürlerin yaşadığı batı Yunan felsefesi için zengin bir entelektüel ortam sunuyordu. Bu bağlamda Petron’un adı bu çevrede geçmiş olabilir.
METAPONTLU HİPPASOS
Metapontlu Hippasos, Antik Yunan’da yaşamış gizemli bir filozoftur. Güney İtalya’da, o dönemin önemli Yunan kentlerinden biri olan Metapontum’da doğmuştur. Kendisi, ünlü filozof ve matematikçi Pisagor’un öğrencilerindendir. Ancak onu ilginç ve dikkat çekici yapan şey, Pisagorcu öğretiye karşı çıktığı iddia edilen keşfiyle tanınmasıdır.
Pisagorculara göre evren, sayılarla açıklanabilen düzenli ve uyumlu bir yapıdan oluşuyordu. Onlara göre her şeyin temeli rasyonel sayılardı, yani bir sayıyı başka bir sayıya bölerek ifade edebileceğimiz sayılar. Ancak Hippasos, Pisagorcu geleneğe büyük bir meydan okuma sayılabilecek bir keşifte bulundu: İrrasyonel sayıların varlığı.
Hippasos, bir dik üçgenin hipotenüsü ile kenarları arasındaki ilişkinin her zaman bir oranla açıklanamayacağını fark etti. Özellikle, bir kenarı 1 birim olan bir karenin köşegeninin uzunluğunu hesapladığında, bu sayının rasyonel bir sayı olmadığını gördü. Bu sayı, bugün hepimizin bildiği √2 (kök 2)‘dir. √2, virgülden sonra sonsuza kadar devam eder ve bir kesirle tam olarak ifade edilemez. İşte bu keşif, Pisagorcuların “her şey sayıdır” ilkesini derinden sarsmıştı.
Antik kaynaklara göre, Hippasos bu keşfini gizli tutmak yerine açıkladı ve bu yüzden Pisagorcu topluluk tarafından dışlandı. Hatta bazı efsaneler, Hippasos’un bu sırrı ifşa ettiği için tanrılar tarafından cezalandırıldığını ve denize atılarak boğulduğunu anlatır. Bu anlatı, tarihsel olarak doğrulanmış olmasa da, onun ne kadar radikal bir kırılma yarattığını göstermesi açısından anlamlıdır.
Hippasos’un matematiksel keşfi sadece sayı kuramı açısından değil, aynı zamanda felsefi olarak da çok önemlidir. Çünkü onun keşfi, evrenin tamamen düzenli, ölçülebilir ve sayılarla açıklanabilir olduğu fikrine gölge düşürmüştür. İrrasyonel sayılar, doğada ölçülemeyen ama var olan bir “belirsizlik” alanını ortaya çıkarmıştır. Bu da, insan aklının sınırları ve bilginin doğası üzerine yeni sorular doğurmuştur.
Sonuç olarak, Metapontlu Hippasos, hem matematik tarihinde hem de felsefi düşünce tarihinde yıkıcı ama yaratıcı bir figür olarak anılır. Belki de bir gerçeği dile getirdiği için susturulan ilk filozoftu. Ancak onun cesareti, matematiksel düşüncenin sınırlarını genişletmiş ve evreni anlamada yepyeni bir kapı aralamıştır.
KROTONLU ALKMAİON
Krotonlu Almakion, Antik Yunan felsefe tarihinde adından az da olsa söz edilen ama önemli bir figür olan bir Pisagorcu filozoftur. Adından da anlaşılacağı gibi, Güney İtalya’da yer alan Kroton (ya da Croton) kentinde yaşamıştır. Kroton, MÖ 6. yüzyılda Pisagor’un kendi okulunu kurduğu ve etkili olduğu bir yerdi. Bu bağlamda Almakion, Pisagor’un doğrudan ya da dolaylı öğrencilerinden biri olarak kabul edilir.
Almakion’un felsefi kimliği, özellikle tıp, ruh ve evren anlayışı ile ön plana çıkar. Antik kaynaklara göre o, doğa filozofu olarak da anılır. En dikkat çekici yönlerinden biri, ruhun doğası ve bedenden ayrı bir varlığı olduğu fikridir. Bu yönüyle Pisagor’un ruh göçü (metempsikozis) inancını devam ettirmiştir. Almakion’a göre ruh, ilahi ve ölümsüz bir varlıktır. Ona göre ruhun hareketi, sürekli bir daire çizmesiyle açıklanır; çünkü dairesel hareket durmaksızın devam eder, tıpkı ruhun sonsuzluğu gibi.
Ayrıca Almakion’un duyu organları ve algı üzerine de önemli fikirleri vardır. O, algının duyu organları aracılığıyla gerçekleştiğini, ancak bu organların yalnızca belirli şeylere açık olduğunu savunur. Yani insanın bilgisi, sınırlı bir algı sistemine dayanır. Bu fikir, ileride Empedokles ve Aristoteles gibi filozofların bilgi ve algı kuramlarına zemin hazırlamıştır.
Almakion’un aynı zamanda erken dönem tıp düşüncesine de katkı sunduğu düşünülür. İnsan bedeninde karşıt güçlerin (sıcak–soğuk, kuru–ıslak gibi) dengesi bozulduğunda hastalıkların ortaya çıktığını savunmuştur. Bu fikirler, daha sonra Hipokrat tıbbının temel taşlarını oluşturacaktır. Sonuç olarak, Krotonlu Almakion, hem Pisagorcu düşünceyi devam ettiren hem de onu tıp, algı ve doğa felsefesi yönünden geliştiren erken dönem filozoflardan biridir. Ruhun yapısı, evrenin düzeni ve insan bedeninin işleyişi gibi temel meselelerde önemli fikirler üretmiş, Antik Yunan düşüncesine kendi katkısını sessiz ama etkili bir şekilde sunmuştur.
KOLOPHONLU XENOPHANES
Kolophonlu Xenophanes, Antik Yunan düşüncesinin erken dönem filozoflarından biridir. MÖ 6. yüzyılda, bugünkü İzmir yakınlarında yer alan Kolophon kentinde doğmuştur. Yaşadığı dönem, mitolojik anlatıların hâlâ güçlü olduğu, Homeros ve Hesiodos gibi şairlerin halk üzerinde büyük etkiler yarattığı bir dönemdi. İşte Xenophanes, bu geleneksel düşünce biçimlerine karşı çıkarak hem dini hem de felsefi anlamda eleştirel bir bakış getirmiştir.
Xenophanes’in en çok bilinen yönü, tanrı anlayışına getirdiği radikal eleştirilerdir. Ona göre Homeros ve Hesiodos gibi ozanlar, tanrıları insana benzeterek büyük bir hata yapmıştır. Tanrılar kavga eder, kıskanır, yalan söyler; yani insanlar gibi davranır. Xenophanes bu düşünceyi reddeder. Der ki:
“Etiyopyalılar tanrılarını siyah ve burunları basık, Trakyalılar ise mavi gözlü ve kızıl saçlı hayal eder. Eğer öküzlerin, atların ya da aslanların elleri olsaydı ve resim yapabilselerdi, tanrılarını kendi şekillerinde çizerlerdi.”
Bu alıntı, onun tanrı tasavvurunun kültürel ve öznel olduğunu savunduğunu gösterir. Ona göre tek bir Tanrı vardır; her şeyi gören, her şeyi bilen ve hiçbir şeye benzemez. Bu yönüyle Xenophanes, çoktanrıcılığın (politeizmin) karşısına ilk monoteist düşünürlerden biri olarak çıkar.
Aynı zamanda bir doğa filozofu olarak da Xenophanes, evrenin yapısıyla ilgilenmiştir. Ona göre her şeyin başlangıcı topraktır. Bu görüşüyle, Thales’in “her şey sudur” düşüncesine karşı çıkmıştır. Doğal olayları açıklarken mitolojik nedenlere değil, akıl ve gözleme dayalı açıklamalara yönelmiştir.
Xenophanes’in bir başka önemli yönü de bilgi anlayışıdır. Ona göre insanlar kesin bilgiye ulaşamaz, sadece tahminlerde bulunur. Bu, felsefe tarihinde epistemolojik (bilgi kuramı) şüpheciliğin erken örneklerinden biridir. Yani Xenophanes, her iddiaya kuşkuyla yaklaşılmasını savunmuş ve kesinliğin mümkün olmadığını öne sürmüştür.
EPHESOSLU HERAKLEİTOS(EFESLİ HERAKLES)
Efesli Herakleitos, Antik Yunan felsefesinin en derin ve özgün düşünürlerinden biridir. MÖ 6. yüzyıl sonu ile 5. yüzyıl başlarında, bugünkü İzmir’in bir ilçesi olan Efes’te yaşamıştır. Onu diğer filozoflardan ayıran en önemli özelliği, dünyayı değişim ve karşıtlık temelinde anlamasıdır. En çok bilinen sözü olan “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın” cümlesiyle, bu düşüncesini kısa ama çarpıcı bir şekilde dile getirmiştir.
Herakleitos’a göre evrende hiçbir şey sabit değildir. Her şey sürekli bir oluş, bir değişim halindedir. Tüm varlıklar, doğdukları andan itibaren değişir, dönüşür, başka bir şeye evrilir. Bu yüzden kalıcılık bir yanılsamadır; gerçek olan şey, sürekli değişen düzendir. Bu düşüncesiyle o, Antik Yunan’ın “her şeyin bir özü vardır” fikrine karşı çıkar. Ona göre öz değil, süreç esastır.
Herakleitos, evrenin temelinde bir düzen bulunduğunu da kabul eder ama bu düzen, dışarıdan verilmiş bir kural değil, içkin bir akıldır. Bu akla “logos” adını verir. Logos, hem evreni yöneten yasadır, hem de insanın aklıyla kavrayabileceği ilahi bir ilkedir. Her şey değişiyor olsa da bu değişimin kendisi bile bir düzene bağlıdır. Yani kaos gibi görünen şeyin ardında bir uyum vardır.
Herakleitos’un bir diğer dikkat çekici yönü, karşıtlıkları birliğe dönüştürmesidir. Ona göre evrendeki her şey zıddıyla birlikte vardır: gece-gündüz, yaşam-ölüm, savaş-barış… Bu karşıtlıklar sadece çatışma değil, aynı zamanda birbirini tamamlayan unsurlardır. Örneğin, adalet savaşla, sağlık hastalıkla anlam kazanır. Karşıtlar olmadan denge oluşamaz.
Bu düşüncelerini sade değil, oldukça şiirsel ve gizemli bir dille ifade etmiştir. Bu yüzden ona “karanlık filozof” da denmiştir. Kimi zaman sözleri aforizma gibidir ve yorumlaması zordur. Ancak bu tarz, onun felsefeyi sadece bilgi değil, aynı zamanda yaşamı sorgulama sanatı olarak gördüğünü gösterir.
Herakleitos, halktan uzak bir yaşam sürmüş, yönetimden ve toplumdan çekilmiş bir figürdür. Ona göre çoğu insan düşünmeden yaşar, kalabalıklar hakikati göremez. Bu nedenle filozofun görevi, çoğunluğun değil, hakikatin izinden gitmektir.
Hayat durağan değil, akışkandır. Hakikat, değişimin içinde gizlidir. Ve zıtlıklar, evrenin dengesini sağlar. Onun “her şey akar” anlayışı, sadece Antik Yunan felsefesinde değil, modern düşüncede de yankı bulmuş, özellikle diyalektik, varlık ve süreç felsefelerine esin kaynağı olmuştur.

Bir yanıt yazın