EMPEDOKLES

Sokrates öncesi felsefe, sofistlere doğru!

                         BÖLÜM 5

Empedokles, Sicilya’nın en gelişmiş Grek kenti olan Akragas’ta (Girenti) MÖ 494 yılında Dünya’ya iştirak etmiş ve MÖ 434 yılında ölmüştür. Sokrates’ten önce yani PreSokratik filozoflar arasında Herakleitos’un öğretisi ile Elea okulunun ontoloji karşıtlığını birleştirmeye çalışan filozoftur. Empedokles, bir geçiş dönemi filozofu olarak da konumlandırılabilir. Onu farklı kılan en önemli unsurlardan biri, hem bir doğa filozofu hem de mistik bir düşünür olmasıdır. Felsefesinde hem bilimsel gözlemler hem de dini ve metafiziksel görüşler iç içe geçmiştir.

Empedokles’in doğa anlayışı, kendisinden önceki filozofların düşüncelerine bir sentez getirmeye çalışır. Özellikle Elea Okulu’nun (Parmenides gibi) “varlık birdir, değişim yoktur” anlayışına karşı çıkar, fakat bu görüşü tamamen reddetmez. Ona göre değişim vardır, fakat bu değişim rastgele değil, belirli unsurların birleşip ayrılmasıyla gerçekleşir.

Empedokles’in doğa felsefesindeki en önemli katkısı, dört klasik element kuramını ortaya koymasıdır. Bu kurama göre evrende bulunan her şey dört temel unsurdan meydana gelir: Toprak, su, hava ve ateş. Bu dört unsurun belirli oranlarda birleşmesi ya da ayrılmasıyla tüm maddesel varlıklar meydana gelir ve yok olur. Ona göre bu unsurlar ne yok olur ne de yaratılır; sadece bir araya gelir ya da dağılırlar.

Bu dört unsuru bir araya getiren ve ayıran iki temel güç vardır: “Sevgi (philia)” ve “Nefret (neikos)”. Sevgi unsurları birleştirirken, nefret ise onları birbirinden ayırır. Kozmos, bu iki gücün sürekli çatışması ve dengesiyle oluşur. Yani evrendeki her değişim, bu iki kuvvetin etkisiyle meydana gelir.

Empedokles aynı zamanda ruh göçüne (metempsikhozis) inanır. Bu yönüyle Pisagorcu gelenekten etkilenmiştir. Ona göre ruh, ölümden sonra başka bir bedene geçer ve bu süreç ancak ruh arınarak tanrısal hakikate ulaşınca sona erer. Bu inanç, onun ahlak anlayışı ve insan davranışlarına yönelik düşüncelerinde de önemli yer tutar.

Ayrıca Empedokles, bir şairdi. Felsefi düşüncelerini çoğunlukla şiirsel bir dille kaleme almıştır. “Doğa Üzerine” ve “Arınmalar” adlı iki önemli şiirsel eseri vardır. Bu eserlerinde hem kozmolojik açıklamalara hem de ruhsal kurtuluşa dair fikirlerine yer vermiştir.

Empedokles, hem bilimsel düşüncenin hem de dini mistisizmin birleştiği bir filozoftur. Dört unsur kuramı, sonraki felsefi ve bilimsel düşünceler üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Onun felsefesi, doğayı anlamaya yönelik rasyonel bir çaba ile insan ruhunun kurtuluşuna yönelik mistik arayışı aynı potada eritmeye çalışmıştır.

                     ANAXAGORAS

Herakleitos ile Elea okulu arasında ki çatışmaları sona erdirmek ve görüşleri arasında bir uzlaşma bulmaya çalışan bir diğer filozoftur. Anaxagoras İyon’ya lı olmasına ek olarak Miletos’un düşünsel ortamında büyümüştür. MÖ 500 – MÖ 428 yılları arasında yaşamıştır. Anaksagoras, doğayı anlamaya çalışan ilk filozoflardan biridir ve özellikle evrendeki düzenin akıl yoluyla açıklanabileceğini savunmuştur. Ona göre evrendeki tüm varlıklar “tohumlar” (Yunanca: spermata veya homeomeria) adı verilen sonsuz sayıdaki çok küçük parçalardan oluşur. Bu parçacıklar görünüşte aynı olan şeylerin temel yapı taşlarıdır; örneğin et, kemik, kan gibi farklı varlıklar, farklı tohumların birleşmesiyle oluşur.

Anaksagoras’ın en özgün katkısı “Nous” (Aklın İlkesi) kavramıdır. Evrendeki düzeni sağlayan şey, rastlantı ya da kör bir kuvvet değil, bilinçli ve düzenleyici bir akıldır. Bu akıl (Nous), her şeyi başlatan, kargaşayı düzene çeviren ve tüm oluşları yöneten evrensel bir ilkedir. Bu yönüyle Anaksagoras, evrenin oluşumunu maddi nedenlerle açıklayan önceki doğa filozoflarından ayrılır; çünkü maddeye ek olarak zihinsel bir neden öne sürer.

Anaksagoras’a göre hiçbir şey bütünüyle yok olmaz veya ortaya çıkmaz; sadece mevcut parçacıklar yer değiştirir, birleşir veya ayrılır. Bu nedenle, değişim bir yok oluş değil, bir dönüşümdür. “Her şeyde her şeyden bir parça vardır” sözü, onun bu anlayışını özetler.

Ayrıca Anaksagoras, Ay’ın ışığını Güneş’ten aldığını ve Güneş’in bir tanrı değil, ateşten oluşan büyük bir kütle olduğunu söylemiştir. Bu gibi açıklamalarıyla mitolojik düşünceye karşı bilimsel ve rasyonel açıklamaları savunmuş, doğa olaylarını akıl yoluyla anlamaya çalışmıştır. Bu görüşleri nedeniyle dinsizlikle suçlanmış ve Atina’dan sürülmek zorunda kalmıştır.

                                                   LEUKİPPOS

İlk Atomcu Filozof, Leukippos, Antik Yunan felsefesinin erken döneminde yaşamış önemli bir filozoftur ve özellikle atomculuk (atomizm) öğretisinin kurucusu olarak kabul edilir. M.Ö. 5. yüzyılda yaşamıştır ve doğum yeri tam olarak bilinmemekle birlikte Miletos, Abdera ya da Elea gibi yerlerle ilişkilendirilir. En tanınmış öğrencisi Demokritos’tur; fakat tarihsel kaynaklar zamanla bu iki düşünürün fikirlerini iç içe geçirmiştir. Hatta bazı antik yazarlar Leukippos’un hiç var olmadığını bile iddia etmiş, düşünceleri doğrudan Demokritos’a mal etmiştir. Ancak günümüz araştırmacıları, Leukippos’un gerçek bir tarihsel kişi olduğu ve atomculuğun temellerini attığı görüşünde birleşmektedir.

Leukippos’un felsefesinin merkezinde “atom” ve “boşluk” (kenon) kavramları yer alır. Elea Okulu’nun özellikle Parmenides’in “hiçlik yoktur” anlayışına karşı çıkar. Ona göre, eğer değişim ve hareket varsa –ki bu, duyusal deneyimlerle açıkça gözlemlenebilir– bu durumda boşluk (var olmayan bir şey) olmalı, çünkü hareket ancak boşlukta mümkündür. Bu yüzden “hiçlik” vardır ve bu boşlukta bölünemez, şekli ve büyüklüğü farklı olan atomlar hareket eder.

Leukippos’un temel görüşü şudur: “Hiçbir şey nedensiz olmaz, her şey bir nedenle olur ve zorunludur.” Bu düşünce, onun doğa olaylarını rastgele değil, belirli neden-sonuç ilişkileriyle açıklamaya çalıştığını gösterir. Bu anlamda, ilk determinist filozoflardan biri sayılabilir.

Leukippos’un eserlerinden çok azı günümüze ulaşmıştır. Bilinen eserleri arasında “Büyük Kozmos” (Megas Diakosmos) adlı bir yapıttan söz edilir, ancak sadece parçalar hâlinde bilinir. Ona göre evren sonsuz sayıda atomdan ve boşluktan meydana gelmiştir. Atomlar ezeli ve ebedidir; yani yaratılmamışlardır ve yok edilemezler. Bu atomlar bir araya gelerek maddeleri, dünyayı ve evreni oluşturur.

EKLEKTİKLER VE EPİGONLAR

Antik Yunan felsefesinin Helenistik dönemine doğru gelindiğinde, özgün felsefi sistemlerin yerini daha çok birleştirici, yorumlayıcı ve aktarımcı yaklaşımlar almaya başlamıştır. Bu dönemde iki temel eğilim göze çarpar: Eklektikçilik (seçmecilik) ve epigonluk (takipçilik / izleyicilik).

1. Eklektikler (Seçmeciler)

Eklektik filozoflar, farklı felsefi sistemlerin içinden uyumlu ve güçlü yönleri alıp bir sentez oluşturmayı amaçlamışlardır. Onlar için önemli olan, özgün bir sistem kurmaktan çok, mevcut sistemlerden pratikte işe yarayan düşünceleri bir araya getirerek kullanışlı ve uygulanabilir bir felsefi bakış açısı geliştirmektir.

Bu yaklaşım özellikle Helenistik dönem Roma felsefesinde öne çıkar. Örneğin:

  • Cicero, Stoacı, Epikürcü ve Akademik şüpheci görüşleri birleştirerek Roma düşünce dünyasına taşıyan önemli bir eklektiktir.
  • Plutarkhos, Platonculuğu benimsemiş olsa da Stoacılıktan da etkilenmiş bir figürdür.
  • Poseidonios, Stoacı olmasına rağmen Platoncu ve Aristotelesçi fikirleri Stoacılık’la kaynaştırmaya çalışmıştır.

Eklektikler, özellikle etik ve siyaset felsefesi alanlarında, farklı okulların faydalı gördükleri ilkelerini bir araya getirerek pratik çözümler üretmişlerdir. Bu durum bazen özgünlük eksikliği ile eleştirilmiş olsa da, felsefenin evrenselleşmesinde önemli bir rol oynamışlardır.

2. Epigonlar (Takipçiler / İkinci Kuşak Filozoflar)

Epigonlar, büyük felsefi sistemlerin kurucularından sonra gelen, bu sistemleri koruyup geliştiren ya da yalnızca tekrarlayan filozoflardır. Yunanca “epigonos” kelimesi “ardıl, sonraki gelen” anlamına gelir. Epigonlar çoğu zaman yaratıcılık eksikliğiyle eleştirilir; çünkü yaptıkları şey, önceki büyük düşünürlerin fikirlerini savunmak ve açıklamaktır.

Örneğin:

  • Aristoteles sonrası Peripatetikler (Lykeion okulu) içinde, Theophrastos ve Straton gibi isimler Aristoteles’in sistemini sürdürmüştür.
  • Platon’un izinden giden Orta Platoncular ya da Yeni Platoncular, onun fikirlerini koruyarak sistematik hale getirmiştir. Plotinos gibi isimler daha sonra yaratıcı yorumlar getirseler de, ilk dönem Epigonlar daha çok tekrar ve korumayla ilgilenmiştir.

Epigonlar aynı zamanda felsefi mirasın aktarılmasında önemli bir rol oynamışlardır. Yazdıkları yorumlar sayesinde, özgün metinlerin sonraki nesillere ulaşması mümkün olmuştur. Bu bakımdan felsefenin sürekliliğini sağlayan zincirin bir halkası olmuşlardır.

admin avatarı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Görüntülenecek bir yorum yok.

felsefe ve tarih ile ilgili yazılar paylaşıyorum